Orta Doğu

Türkiye'nin, Orta Doğu'yla mevcut köklü tarihi, kültürel ve sosyal ilişkileri ile coğrafi yakınlığı, bölgedeki olumlu veya olumsuz her gelişmeden doğrudan etkilenmesi sonucunu yaratmakta, bu durum da Orta Doğu sorunuyla yakından ilgilenmemizi gerektirmektedir. Bölgeye barış ve istikrarın gelmesi, tüm bölge ülkelerinin olduğu kadar Türkiye'nin de çıkarlarına hizmet edecek bir gelişme olacaktır. Gerilimin azaltılması ve güven ortamının yerleşeceğine ilişkin bir belirti dahi bölgedeki ekonomik işbirliği imkanlarının genişletilmesine yol açacaktır. Medeniyetler beşiği olan bu toprakların stratejik önemi ve barış ve istikrarı gelecekte daha da önem kazanacaktır.
Türkiye, altın bir fırsat olarak gördüğü Orta Doğu Barış Süreci'nin kuvvetli bir destekleyicisi olmuş; sadece ilgili ülkelerle ikili ilişkilerini geliştirme yönünde değil, bölgesel işbirliğini elverişli kılacak ortamın biran evvel oluşması için de gayret göstermiştir.
Türkiye, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 242 ve 338 sayılı kararları çerçevesinde ve toprak karşılığı barış ilkesi temelinde Orta Doğu'da kalıcı ve adil bir barışın tesisine büyük önem vermekte ve barış yolunda atılan her adımı kuvvetle desteklemektedir.
Orta Doğu'daki sorunların hepsinin, özellikle, Orta Doğu meselesinin özünü oluşturan Filistin-İsrail ihtilafının geçmişi eskilere dayanmakta ve son derece karmaşıktır.
İsrail-Filistin meselesinin özünde yatan sorunlardan biri de Kudus'tür. Kudüs, 1517-1917 yılları arasında Osmanlı hakimiyeti altında kalmıştır.
Türkiye, Filistin'in bir Arap ve bir Yahudi Devleti arasında bölünmesi ve Kudüs'e "corpus seperatum" statüsü verilmesini öngören 181 (1947) sayılı BM kararına Müslüman devletlerle birlikte red oyu vermiştir. Corpus seperatum statüsü, Kudüs'ün, Birleşmiş Milletler yönetiminde özel bir rejime tabi olmasını öngörmekte ve şehrin o dönemdeki mevcut Kudüs Belediyesi ile çevresindeki köy ve kasabalardan oluştuğunu belirtmektedir.
23 Ocak 1950 tarihinde, İsrail, Kudüs'ün Batı kesimini başkent ilan etmiş, bu karar Türkiye tarafından tanınmamıştır.
Haziran 1967 savaşı neticesinde İsrail, Kudüs'ün kalan bölümünü de Ürdün'den almış ve tek bir belediye olarak ilan eden kanun kabul edilmiştir.
İsrail 23 Temmuz 1980 günü Kudüs'ü İsrail'in ebedi başkenti olarak ilan etmiştir. Sözkonusu kararın 30 Temmuz 1980 günü Knesset'te onaylanması üzerine 28 Ağustos 1980 günü Kudüs'teki Başkonsolosluğumuz kapatılmıştır. 26 Kasım 1980 günü ise, İsrail'le diplomatik ilişkilerimiz ikinci katip seviyesine indirilmiştir.
Türkiye, Madrid Konferansını müteakip Orta Doğu Barış Sürecinin başlamasıyla 31 Aralık 1991 tarihinde İsrail ve Filistin ile diplomatik ilişkilerini eşzamanlı olarak Büyükelçilik düzeyine yükseltmiş, Eylül 1992'de de Kudüs'deki Başkonsolosluğunu yeniden açmıştır.
Türkiye, Orta Doğu Barış Sürecinin Filistin-İsrail kanalındaki nihai çözüm görüşmelerinin nüvesini oluşturan Kudüs'ün statüsünün tek taraflı değiştirilmesine karşıdır. Türkiye, kentin üç kutsal din için taşıdığı kutsal niteliğini bozmayack şekilde, tarafların yapacakları müzakereler sonucunda, Kudüs'ün nihai bir statüye kavuşturulması arzusundadır.
Filistin ile İsrail arasındaki mevcut krizin temelinde ise esas olarak güven bunalımı ve yanlış algılamalar yatmaktadır. Bizim çabamız, güven duygusunun tesisine, yanlış anlamaların giderilmesine yöneliktir. Tabiatıyla bu arada, çözüme katkıda bulunabileceğini düşündüğümüz fikirlerimizi de taraflarla paylaşmaktayız.
Türkiye'nin genelde uluslararası alanda ve özellikle bölgemizde edinmiş olduğu saygınlığın bir göstergesi de, İsrail ile Filistin arasındaki son çatışmaları ele almak üzere Sharm el Sheikh'de düzenlenen Zirve toplantısında kurulması kararlaştırılan "Araştırma Komitesi"ne 9.Cumhurbaşkanımız Sayın Süleyman Demirel'in davet edilmiş olmasıdır.
Araştırma Komitesi'nin hazırlamış olduğu Rapor, gerek Filistin gerek İsrail tarafından kabul edilmiş olup, halihazırda nihai barışa giden yolda üzerinde mutabakata varılan tek belge olma niteliğindedir.
Haziran 2001 başlarında Filistin ve İsrail arasında tesis edilen ateşkes barış görüşmelerinin canlandırılması ve akan kanın durdurulması yönünde ümitlerimizi arttırmıştır, ancak son derece hassas iç ve dış dengeler üzerine kurulmuş olan ateşkesin korunması, tabiatıyla tarafların ve özellikle liderlerin sorumluluk bilinciyle hareket etmelerine ve barış karşıtlarının kışkırtmalarına kapılmamalarıyla mümkün olacaktır. Bu amaca yönelik olarak taraflar nezdinde girişimlerimiz sürmektedir.
İsrail'le giderek gelişen ilişkilerimizin herhangi üçüncü bir ülkeye karşı olmadığını bugüne kadar ısrarla savunduk. Son gelişmeler karşısında Türkiye'nin üstlendiği aktif rol, bu yaklaşımımızın doğruluğunu bir kez daha göstermiştir. İsrail'le ilişkilerimizin sadece bizim yararımıza olmayıp, bölgedeki gelişmeler bakımından da olumlu katkı sağladığı son olaylarla bir kez daha kanıtlanmıştır.
İsrail'le mevcut ilişkilerimizi, İsrail'i Orta Doğu Barış Süreci konusunda etkilemek ve bu yoldan Filistinlilerin haklarını gündeme getirmek bakımından da yararlı buluyoruz ve bu yoldan her vesileyle yararlanıyoruz.
Türkiye-İsrail işbirliğinin bölge barışına, istikrarına, ODBS'nin gelişmesine ve bu sürecin tamamlanmasından sonra doğması beklenen işbirliği ortamına katkıda bulunacağına inanıyoruz.
Gerek ikili düzeyde, gerek uluslararası forumlarda, Türkiye-İsrail ilişkilerinin yukarıda sözü edilen çerçeve içindeki gerçek niteliğiyle ilgili olarak yürüttüğümüz yoğun bilgilendirme çalışmaları meyvesini vermeye başlamıştır. Arap ülkelerinin Türk-İsrail ilişkileriyle ilgili endişelerinin ortadan kalkmaya başladığı ve İsrail'le olan ilişkilerimizin gerçek boyutlarını idrak etmekte oldukları, yanlış yaklaşımlardan uzaklaşmaya başladıkları son gelişmelerden görülmektedir.
Türkiye, Filistin Devleti'ni ilk tanıyan ülkelerden biridir. Türkiye'nin Filistin davasına sorunun ortaya çıktığı günden beri verdiği destek aynen devam etmektedir.
Arap ülkeleriyle ilişkilerimizin geliştirilmesi yönünde olumlu adımlar atılmıştır. Bu alanda özellikle Mısır ve Ürdün'le ikili ve bölgesel konularda düzenli siyasi istişare mekanizmaları tesis edilmiştir. Bunun yanısıra Körfez ve Magrep ülkeleriyle de en üst seviyeden başlamak üzere karşılıklı temas ve ziyaretler gerçekleştirilmiştir. Bu çerçevede, Fas, Tunus, Cezayir ve Libya'yla olan ilişkilerimizdeki bir takım tıkanıklıklar saptanmış ve bunların aşılması yönünde gerekli adımlar atılmaktadır.
Komşumuz Irak'ın toprak bütünlüğünün, bağımsızlığının ve egemenliğinin korunması, uluslararası toplumun, Irak'la ilgili Güvenlik Konseyi kararlarında da ifadesini bulan bir yükümlülüğüdür. Kuşkusuz bu konuda Irak yönetimi de, Güvenlik Konseyi kararlarının çizdiği çerçeveye tamamen uymak durumundadır. Türkiye, kuzey Irak'ta yaşayan halkın sorunlarının, Irak'ın birliği ve toprak bütünlüğü içinde barışçı yöntemlerle ve diyalog yoluyla çözümlenmesini istemektedir. Irak nüfusunun üçüncü büyük unsuru olan Türkmenlerin, barış ve refah içinde saygın Irak vatandaşları olarak yaşayabilecekleri bir konum kazanmaları da bizim açımızdan önem taşıyan bir husustur. Irak'a uygulanmakta olan ambargoların dost Irak halkına daha fazla zarar vermeyecek bir uygulamaya yönelinmesi gerektiği görüşündeyiz.
20 Ekim 1998'de Adana Mutabakatı'nın imzalanmasının ardından, Suriye'nin güvenlik işbirliği alanında olumlu adımlar atması, Türkiye-Suriye ilişkilerinin önündeki önemli bir engelin kaldırılmasını sağlamıştır.
Sayın Cumhurbaşkanımızın, Hafız Esad'ın cenazesine katılmak üzere 13 Haziran 2000 tarihinde Suriye'yi ziyaret etmesi Suriye halkınca takdirle karşılanmıştır. Hafız Esad'ın ölümünün ardından Cumhurbaşkanı seçilen Başar Esad, Türkiye'yle ilişkilerin her alanda geliştirilmesine önem vermekte, ikili ve bölgesel konularda işbirliğini geliştirmek istemektedir.
Suriye'nin Türkiye'yle ilişkilerini geliştirmek yönündeki siyasi iradesi, Suriye İçişleri Bakanı Harba'nın 26 Eylül 2000, Suriye Cumhurbaşkanı I. Yardımcısı Haddam'ın 2-3 Kasım 2000 tarihleri arasında ülkemize gerçekleştirdiği ziyaretler sırasında vurgulanmıştır.
Türkiye-Suriye arasındaki ekonomik ilişkiler ise hızlı bir gelişme içindedir. İki ülke arasındaki ticaret hacmi 1 milyar dolara yaklaşmıştır.
Türkiye-Suriye ilişkilerindeki temel ilkeleri ortaya koyacak olan "İlkeler Bildirisi"nin hazırlanması konusunda çalışmalar sürmüştür. İlkeler Bildirisi'nin imzalanması, iki ülke arasındaki bazı ihtilaflı noktaların aşılarak, Suriye'yle siyasi alan başta olmak üzere her alanda işbirliğimizin arttırılmasına yardımcı olacaktır.